Ne kadar gerçek o kadar hayal!

3 Mart 2012 Cumartesi

The Descendants

Aldatma var, ölüm var, intikam var, aile sendromu var... Fakat bütün bunları bir tebessüm ile izliyorsunuz. The Descendants tipik bir Alexander Payne filmi.


Trajik bir kaza sonucu karısı komaya giren Matt King bu yetmezmiş gibi bir de aldatıldığını öğrenir. Filmde Matt King'in iki kızıyla beraber yeni hayatlarına hazırlanışını izliyoruz.


The Descendants tam bir karakter ve oyuncu filmi. George Clooney aynı Up in the Air ve Syriana'da olduğu gibi filmin kalbi. Alıştığımız mimikleri ve jestleri ile bir orkestra şefi gibi idare ediyor hem izleyiciyi hem filmi.


Alexander Payne her filminde olduğu gibi The Descendants'da da oyunculardan tam performans almayı başarmış. Genç oyuncular Shailene Woodley, Amara Miller ve Nick Krause'de buna dahil.


Bazen gerçekten ne anlattığınız değil nasıl anlattığınız daha önemlidir. Basit bir hikaye nasıl bu kadar etkileyici olabiliyor? Çok iyi düzenlenmiş bir senaryo var ortada, baba ve iki kız arasındaki dinamikler çok doğru ayarlanmış. Ablanın asiliği, küçük kardeşin ettiği küfürler, babanın olayların akışına hakim olamaması ve ne kadar doğru hareket etmek isterse o kadar batması... Bu ailenin yanına eklenmiş olan Sid ise tam bir katalizör karakter örneği: Yaptığı her hareket ile seyirciye verilmek istenen mesajı güçlendirerek ulaştırıyor. 


Mekanlar ve müzikler o kadar iyi seçilmiş ki filmde en ufak bir kasvet oluşmasını engelliyor.

The Descendants, hüzünlendirdiğinde bile tebessüm ettirecek bazen kahkaha attıracak ama hepsinden önemlisi çıktığınızda mutlu edecek bir film. 


19 Şubat 2012 Pazar

Max Zorn


Drive

2011 sinema sezonu en boş dönemlerden biriydi. Bu sayede ortalamanın üstündeki filmler daha çok ilgi çeker hale geliyor. 2006 yılı da böyle bir yıldı. Crash bile Oscar aldı. Bu seneki Oscar'ların adayları da ortada. Böyle bir zamanda gösterime giren Drive'ın da bundan yararlandığını söylemek lazım. 


İsimsiz sürücü kardeşimiz komşusuyla girdiği gönül ilişkisi yüzünden karşısında mafyayı buluyor ve gereğini yapıyor.

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn kariyerinde doğru adımlar attığını söyleyebilirim. Drive 80'ler atmosferi ( her ne kadar günümüzde geçse de ) ve aksiyon çekimleri olarak üst düzeyde bir yapım. Sıkıntı şurada: Film güçlü bir açılışla başlıyor fakat sonrasında ilk yarı bitene kadar hiçbir şey olmuyor. Temelde sürücü ile komşusu kadın ve çocuğuyla ilişkisi vurgulanmaya çalışılmış fakat adrenalin dozu yüksek girişten sonra gelen bu monoton süreç çok uzun kalmış. Filmin duygusal yapısını ve sürücünün ana motivasyonunun ne olduğunu görmemiz için uzatılan bu bölümler keşke biraz daha dolu olsaydı. Film, ikinci bölümde ise kovalamacanın başlamasıyla gücünü gösteriyor. Özellikle tercih edilmiş şiddet dozu yüksek sahneler ise filmin unutulmasını zorlaştırıyor.


Ryan Gosling gizemli, içinde bir canavar barındıran sürücü rolüne uymuş fakat şunu belirtmek lazım: Sürücü gerçekten güçlü ve ilgi çeken bir karakter, Ryan Gosling'in oyunculuk olarak bu karakteri sürüklediğini söyleyemem tam tersine karakter Ryan Gosling'i sürüklemiş. Bilmiyorum belki bu noktada biraz eleştiri yapılabilir fakat Gosling sevdiğim bir aktör dolayısıyla tarafsız yorum yapamayacağım. Yine de şunu söyleyebilirim: Oyunculuk olarak Half Nelson veya The Believer ile karşılaştırılamaz.

Bu ara her yerde karşımıza çıkan Carey Mulligan'ı sevmiyorum. Hep aynı gülümseme, hep aynı mimikler... 

Filmin yıldızı ise tartışmasız Albert Brooks. Alışık olmamasına rağmen gelmiş geçmiş en psikopat kötülerden biri olmuş.


Sonuç olarak Drive bir şaheser değil ama özellikli ve görülmesi gereken bir film. Bana Cronenberg'in A History of Violence'sını hatırlattığını belirtmek isterim. Ayrıca sürücü ile ilerde de karşılaşacağımızı düşünüyorum. Bu karakterde daha işlenecek çok hikaye var gibi...

15 Şubat 2012 Çarşamba

Tinker Tailor Soldier Spy

Her yönüyle kasıntı bir film ile karşı karşıyayız. 


Fikir şu: Nostaljik tatta bir ajan filmi, aksiyon, teknoloji veya kovalamaca yok! Herkes sakin ve birbirlerine silah doğrulturken bile kibar... Eser bu tarzın üstatlarından John Le Carre'den, yönetmen Let The Right One İn ile uluslararası üne kavuşan İsveçli Tomas Alfredson, kadroda ise Gary Oldman,Colin Firth ve John Hurt gibi ustalarla beraber Tom Hardy, Benedict Cumberbatch ve Mark Strong gibi yeni jenerasyonun yıldızları... İddialı! 

Bütün bu artılara rağmen film çok sıkıntılı bir başlangıç yapıyor. Yönetmen zaten karmaşık olan hikayeyi anlatırken o kadar dağınık tercihlerde bulunmuş ki filmin ilk 40 dakikası konu ile cebelleşerek geçiyor. Bu usta kadro bile son derece donuk bir oyunculuk sergiliyor: Masa başında kasılmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlar.


Soğuk savaş döneminde İngiliz Gizli Servisine sızan ajanı ortaya çıkarmak için George Smiley görevlendirilir. Gary Oldman bu yapbozu birleştirecek George Smiley rolünde.


Film, Tom Hardy'nin canlandırdığı Ricki Tarr karakterinin hikayeye dahil olmasıyla hızlanıyor ve etkili bir hale geliyor. Bize de şunu sormak kalıyor: Neden bu kadar bekledik? Bunun cevabı bence nostaljik olma inadı. Bu inat o kadar ön plandaki geri kalan her şeyi gölgelemiş.

Filmin tek önemli artısı Sherlock'dan sevdiğimiz Benedict Cumberbatch. Saçı,duruşu ve tavırlarıyla izleyiciyi tetikleyebilen tek karakter. Burada diğer bütün oyuncuların çok daha iyi performanslarını hatırlıyor olmamız da önemli bir etken.



Bütün eksilerine rağmen film 10 üstünden 7 alabilecek düzeyde ama fena sayılmayacak hikayesi, muhteşem oyuncu kadrosu ve iyi yönetmeniyle sadece bu kadar olması ilginç.