Ne kadar gerçek o kadar hayal!

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Cronenberg

Kanada'da, Montreal'deyiz. Yeni bir site açılıyor. Ada üzerine kurulan bu site pek çok açıdan kendi kendine yetebilmekte: Kendine ait ufak bir hastanesi bile mevcut. Burada çalışan doktorlardan biri vücutta iyi çalışmayan veya hasta olan organların yerini almak üzere bir parazit geliştiriyor. Çok yazık! Doktorun asıl amacı bu değilmiş. Bu parazit, insan beyninin çalışmasını düzenlemekte ve bilinçteki bütün vahşi yanları ortaya çıkartmakta. Sonuç: Bütün site sakinleri “orgy” karnavalı düzenlemeye başlıyor ve paraziti yaymak üzere yola çıkıyorlar.


Yine Kanada'dayız. Motorlu çiftimiz yolculukları esnasında kaza geçiriyor. Şansa bakın, çok yakınlarda plastik cerrahide uzman bir güzellik merkezi var. Hemen çiftimiz orada ameliyata alınıyor fakat kadını kurtarmak için daha deneme aşamasında olan deneysel bir doku nakil prosedürü uyguluyorlar. Kadın uzun süre komada kaldıktan sonra uyanıyor. Ama o da ne?  Yeni doku, kadını kontrol eden bir oragnizmaya dönüşmüş! Ayrıca tek problem de bu değil: Bu organizma tarafından ısırılan herkes zombiye dönüşüyor. Sonuç ülke çapında kaos!


Tekrar Kanada. Bu sefer “psychoplasmid” denen yeni bir psikanaliz türünün yapıldığı tıbbi tesisteyiz. Ayrılma arifesindeki çiftimizden kadın burada kalmakta. Koca, kızını vücüdunda oluşan yara berelerden dolayı artık annesinin yanına göndermek istemiyor. Tahmin edersiniz? Büyük hata! Kızın çevresindeki insanlar, deformasyona uğramış küçük insansı yaratıklar tarafından öldürülüyorlar. Peki bunlar neymiş? Doktorun kullandığı “psychoplasmidler” annenin vücüdunu deformasyona uğratmış ve kadın böyle çocuklar doğurmaya başlamış. Hatta bu çocuklarla kadın arasında da telepatik iletişim söz konusu. Kadın kimin hakkında kötü duygular hissetmeye başlarsa bunlar gidip onu öldürüyorlar. Sonuç: Baba anneyi öldürür! Doktor kendi projesinin kurbanı olur.


Bunlar, David Cronenberg'in sinemada oynayan ilk üç filminin kısa ve kaba özetleri. Sırasıyla: Shivers, Rabid ve The Brood.

Eğer filmleri izlemediyseniz, benim bilinçli olarak tercih ettiğim kötü anlatımla beraber şunu düşünmeniz kaçınılmaz: Ne kadar sığ ve ucuz! Çok zayıf “plotlar”.

Kanadalı David Cronenberg, yaşayan ve hala aktif  en özgün yönetmenlerden biri.

Cronenberg'ün filmografisini iki bölümde inceleyecek olursak: Birinci bölüm Existenz ile sonlanır. İkinci bölüm Spider, History of Violence ve Easten Promises’ı içine alır. Birinci bölümü detaylandırmak içinse en uygun filmler yukarda yazdığım Shivers, Rabid ve The Brood’la birlikte Videodrome’dur.

Bu bölüm için anahtar kelimeler: Bilimkurgu, teknoloji ve fiziksel deformasyondur.

Bu dört filmde de, yeni bir teknolojinin kötü sonuçlarına maruz bırakılıyoruz Cronenberg tarafından. Hem de tabu sayılabilecek birçok içerikle: Yaşlıların seks sahneleri, kadın cinsel organından giren parazitler, koltuk altından çıkan organizmalar, tecavüz işkence sahneleri ve hatta deformasyona uğramış anne ile çocukları...

Cronenberg filmografisinin ilk bölümü tek bir temel duygu üzerine yoğunlaşıyor: Yeni teknoloji korkusu.
Bu korkunun yansıması filmlerinde şöyle tezahür ediyor: Yeni teknolojiyi kullananların dönüşümleri ve yeni teknolojiyi bulan veya üretenlerin niyetleri.

Kullananların dönüşümleri:
Yeni teknolojiler insanları yönlendiriyor ve dönüştürüyor. Bütün bu dönüşümler de varoluşumuzu yeniden biçimlendiriyor. Bu yeniden biçimlenme, Cronenberg filmlerinde genelde şöyle oluyor: Bütün dönüşüm geçiren karakterlerin ki dönüşümün fiziksel etkilerini de en sert, rahatsız edici şekilde izleyiceye sunuyor,  ortak özelliği sadece mağdur olmaları! Maruz kalıyor ve dönüşüyorlar. Shivers'da sadece seks düşünen vahşi yaratıklara, Rabid kendi ihtiyaçlarından ziyade bir organizmanın dayattıklarını yapan bir aracıya, Videodrome'daysa içine yükleme yapılan bir videoya. Kurban olarak başka kurbanlar yaratmaya başlıyorlar. Yeni teknoloji ile başlayan salgının ön cephesinde yer alıyorlar.

Bulan veya üretenlerin niyetleri:
Kötü veya en yumuşak tabirle başarısız bilim adamları, gözünü para hırsı bürümüş iş adamları... Cronenberg dünyasında, yeni teknolojileri bunlar kontrol eder ve Cronenberg'in ahlakçı duruşunun altında ezilirler: Her zaman kendi yaptıklarının kurbanı olurlar.
Rabid'de ilk zombi ameliyatı yapan doktordur.  The Brood'da doktor, küçük deforme çocukların son kurbanıdır. Videodrome'daysa hem O'blivion hem de şirketin sahibi için kaçınılmaz son ölümdür.
Çıkan yeni teknolojiyle birlikte gücün merkezileşmesi, gücün tekelleşmesi... Cronenberg’ün filmlerinde savunulan en temel düşüncelerden biri.

Yeni teknoloji korkusunun altında yatan düşünce Cronenberg sinemasının temeli aslında: İnsan doğasının karanlık tarafı, İnsana duyulan güvensizlik... Sinematografisinin ilk bölümünde bunu teknolojik gelişmelerin sonuçlarını sorgulayarak sunuyor Cronenberg.  Daha tamamlanmamış ikinci bölümündeyse yine bu karanlık noktaları daha psikolojik boyutta yorumluyor: Spider'da bir şizofren üzerinden; History of Violence da geçmişinden kaçan, yeni bir kişiliğe bürünmüş bir mafya tetikçisi üzerinden ; Eastern Promises'daysa  mafyaya sızmış bir kanun adamı üzerinden, insan doğasının karanlık tarafına yolculuğuna devam ediyor.


Tekrar başa dönecek olursam, Cronenberg sinemasındaki “plotlar” zayıf gözükebilir çünkü O'nun hedefi hareketten ziyade hareketi yapan insanın hangi motivasyonlarla bunu yaptığı.


3 Mayıs 2011 Salı

Okumalık 2

Etgar Keret İstanbul Film Festivali için buradaydı. Yaratıcı yazarlık çerçevesinde bir atölye de yönetti.

Bu kadar basit yazmasına rağmen nasıl bu kadar etkileyici olabiliyor? Soru bu! Cevabını düşünmek lazım...

Bence en önemli özelliği Orta Doğulu olması. İsrailli olması.

Biz genelde İsrail'i uzaktaymış, bizle pek alakası yokmuş gibi görmeye alışmışız. Mahallenin kötü çocuğudur bizim için. Maalesef doğrudur da bu. Politik konulara girmek istemiyorum sadece orada yaşamanın nasıl olduğunu düşünmeye çalışıyorum.

Bence bizden çok farklı değiller: Din, terör ve tüketim üçgeninde sıkışmış ve bunlarla senelerdir yoğurulmuş hayatlar.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü çok rahat okunan, kahkaha etkisine sahip gülümsemeler yaratan bir kitap.


Katzenstein 
Etgar Keret

Cehennemde, kaynar su dolu bir kazana attılar beni. Etim için için yandı, derim su topladı, acı o kadar dayanılmazdı ki çığlıklarım dinmedi.Cennette olan bitenleri izleyebileceğin devasa ekranlar yerleştirmişlerdi her yere. Acı çek ve derdine yan, ekranı izle ve acı çek. Bir an için onu görür gibi oldum yanılmıyorsam, kriket ya da golf oynuyordu galiba. Gülümsemesini yakın çekime aldılar, hemen arkasından da sevişen bir çifte geçtiler.

Bir keresinde, seviştikten sonra, karım şöyle demişti: "Yedi yıldır onlar için çalışıyor, her hafta sonu eve iş getiriyorsun ve şimdi, sıra senin için bir şey yapmaya geldiğinde, terfi ettirmiyorlar. Neden, biliyor musun? Kendini pazarlamayı bilmiyorsun da ondan. Örnek olarak Katzenstein'ı al." Katzenstein'ı örnek aldım. Hayatım boyunca Katzenstein'ı örnek almıştım. Duş yapmak istiyordum fakat sıcak su yoktu. Su ısıtıcısı bozuktu. Soğuk duş yaptım onun yerine. Bahse girerim ki Katzenstein'ın güneş enerjili ısıtıcısı vardı.

Lisedeyken iftihar listesine giremezdim. Annem için çok önemliydi. İki gözü iki çeşme ağlar, bana bir yere varamayacağımı söylerdi. Bir keresinde ona kolay olmadığını, okulun ancak yüzde onunun, sadece gerçekten zeki çocukların listeye girebildiğini anlatmaya çalıştım. "Bugün bakkalda Miriam Katzenstein ile karşılaştım." dedi iç geçirerek. "Onun oğlu girmiş. Miriam Katzenstein'ın oğlu benim oğlumdan daha mı zeki? Hayır! Sadece daha çok çalışıyor. Ya sen? Bana inat yapıyor gibisin. Erkenden mezara sokacaksın beni."

Nereye gittiysem Katzenstein benimle kıyaslanmak üzere oradaydı. Sınıfta, mahallede, sahada, işte, her yerde. Katzenstein, Katzenstein, Katzenstein, Katzenstein. Dahi filan da değildi. Ortalama bir zekaya sahip sıradan bir tipti ve sporda da ortaydı. Benim gibi ama biraz daha iyi... Onda biraz daha iyi, bunda biraz daha iyi, şunda biraz daha iyi... Canı cehenneme.

İşten ayrılmak benim fikrimdi. Karımla birbirimizi yememize neden oldu ama sonunda razı geldi. Uzak bir kente taşındık ve sigorta pazarlamacısı olarak çalışmaya başladım. Başarılıydım. Yedi yıl kadar görmedim Katzenstein'ı. Her şey istediğim gibi gidiyordu, talihim açılmıştı. Oğlum doğdu. Sonra İsviçre'de yaşayan büyükbabam öldü ve bana bir sürü arazi bıraktı. Basel'den dönüş uçağında onu gördüm, birinci sınıfta oturuyordu. Artık çok geçti, uçak pistte hızlanmaya başlamıştı, çok uzun bir beş saat bekliyordu beni. Yanımda susmak bilmeyen bir haham oturuyordu ama söylediklerinin tek kelimesini bile duymuyordum. Beş saat boyunca gözlerimi Katzenstein'ın ensesinden ayırmadım. "Yaşadığın şu boş hayatı gözden geçir. Kof adamın tekisin. Değerlerin eksik." Haham günahlarıma ayna tutuyor, vaazını kutsal ayetlerle süslüyordu. Bir portakal suyu aldım. Katzenstein bir Jack Daniels ısmarladı. "Örnek olarak" dedi haham. Hayır, teşekkür ederim. Ayağa fırlayıp uçağın arkasına koştum. Hostes benden koltuğuma dönmemi istedi. Reddettim.

"İnişe geçmek üzereyiz efendim. Koltuğunuza dönüp kemerinizi bağlayın lütfen. Aynı..." Doğru, "aynı diğer yolcular gibi" diyecekti ama ben Katzenstein'ı gördüm gözlerinde. Kapının kolunu indirip omzumla zorladım. Dışarı emilirken hiç telaşa kapılmadım, dünyayı geride bırakmıştım.

İntihar hala büyük bir günah sayılıyor öte alemde. Yalvarıp yakardım onlara derdimi anlatabilmek için, dinlemediler ama. Beni cehenneme sürüklerlerken Katzenstein'ı gördüm. O ve uçağın diğer yolcuları onları cennete götürecek tur otobüsünün içinden bana el salladılar. Ben atladıktan on beş dakika sonra uçak yere çakılmıştı. Ender rastlanan bir arıza. Milyonda bir. Diğer yolcular gibi koltuğumda biraz daha otursaydım keşke. Katzenstein gibi örneğin.

29 Nisan 2011 Cuma

Sosyal Medya Sorumlusu Aranıyor

Çağın akışı, gidişatı içinde sosyal medyanın patlaması kaçınılmazdı. Mesele bu patlamanın kime nasip olacağıydı.


The Social Network, Facebook’un kuruluş hikayesini  Mark Zuckerberg’un davaları ekseninden anlatıyor. Jesse Eisenberg ve Andrew Garfield’lı genç kadrosunu Justin Timberlake gibi bir yıldızla süslemiş bir proje.


Senaryonun Aaron Sorkin gibi dönemin en önemli senaristlerinden birinin yazmasıyla zaten daha en baştan beklentinin yüksek olduğu bir filmdi The Social Network. Açıkçası yönetmen koltuğuna David Fincher’ın oturmasıyla bazı soru işaretlerinin doğduğunu belirtmeliyim.


Yakın zamanda mutlaka David Fincher’la ilgili detaylı bir yazı yazacağım. Pek çok sorun yaşamış bir yönetmen olmasının yanı sıra hareketin az olacağı ve diyalog temelli böyle bir projenin O’na verilmesi en hafif ifadeyle riskliydi.

Risklerin karşılığıysa kesinlikle alındı. Kazanılan üç Oscar ve Amerika’da yüz milyon dolara yakın bir hasılat...
Etkili oyunculuklar, muhteşem ışık ve renkler, tempolu ve sıkmayan bir film...

Film her ne kadar diyalog temelli olsa da Jesse Eisenberg’ün konuşma şekli, mimikleri; avukatlar ve davacılarla girdiği diyaloglar bir çatışma sahnesinden farksız. Çok iyi yazılmış diyaloglar etkileyici oyunculukla birleşince bombaya, mermiye, tekmeye veya koşuşturmaya gerek kalmıyor. Bu noktada yine Aaron Sorkin’in senaryosunu yazdığı “A Few Good Men” i de hatırlamakta fayda var. Tom Cruise ve Jack Nicholson ile savaş alanına dönüşen bir mahkeme. The Social Network’te de benzer bir dinamik kullanıldığı ortada.

Bu filmle kanıtlanan birçok gerçek var:
  • David Fincher kesinlikle piyasanın en iyi yönetmenlerinden. Egosal durumları geride bıraktığı ve büyüdüğü bir gerçek. Son iki filmiyle elde ettiği Oscar adaylıkları bunun kanıtı.
  • Jesse Eisenberg-Michael Cera karşılaştırması artık sonuçlandı. Oscar adaylığı bunun kanıtı.
  • The Social Network’de dahil olmak üzere hep yan rollerde seyircinin aklına kazınan Andrew Garfield, tek başına büyük bütçeli bir filmi sırtlayabilecek düzeyde. Örümceğin emin ellerde olduğunu söyleyebilirim.
  • Justin Timberlake artık sadece müzisyen değil.


Son olarak filmin müziklerine de değinmek lazım ama bunun için aşağıdaki sahneyi izlemek yeterli. Anlatılmaz yaşanır cinsten görsellikle müziğin uyumu.



26 Nisan 2011 Salı

Doğru İsim: Kimliksiz

Birçok yabancı film, ülkemizde muhteşem yaratıcılıkta isimlerle vizyona girdi. Hemen bu haftalardan örneklere bakalım: Rabbit Hole-Mutluluğun Peşinde, Source Code-Yaşam Şifresi...Tüketiciyi bilgilendirmek birinci görev. Daha isimden ne beklememiz gerektiğini  anlayalım istiyorlar heralde. Bu hafta vizyona giren Unknown da bu furyadan nasibini almış: Kimliksiz.


İyi oyunculardan kurulu olan kadrosuyla ( Liam Neeson, Diane Kruger, January Jones, Aidan Quinn, Frank Langella) ilgi çeken bir yapımdı Unknown. Genel beklenti şuydu: Jason Bourne ile Taken’ın buluşması. Liam Neeson Paris’i dövdükten sonra biraz da Berlin’i dövecek...

Sonuçsa hayal kırıklığının sadece biraz üzerinde ki onun da ana sebebi oyuncu kadrosunun hatırı.

Gerçekten elimizde “kimliksiz” bir film var. Yönünü kaybetmiş, genelde raslantılarla ilerleyip, çözülen bir hikaye. Yakalanmış çok iyi noktalar,etkili elemanlar olmasına rağmen kesinlikle onların üzerine gidilmemiş hatta aksine en olmamış, olmaması gereken noktalara yoğunlaşılmış.

Ağabeyimiz karısıyla Berlin’e gelir ve kaza geçirir. Dört gün süren komanın sonunda uyanır ama artık hem karısını hemde kimliğini kaybetmiştir. Buraya kadar her şey güzel fakat hikayenin çözümü sırasında bütün kritik hamleler Diane Kruger’ın karakterinden geliyor: Adam öldürüyor, arabayla takip yapıyor ve hep Liam Neeson’ın canlandırdığı Martin Harris’i  kurtarıyor. Çok yersiz, anlamsız ve inandırıcılıktan tamamen uzak.


İşin enteresan tarafı filmi çok daha iyi noktalara getirecek, hikayeyi bütünleyecek ve inandırıcılığı arttıracak karakterler de hikayede mevcut. Eski Stasi ajanı ve Frank Langella’nın karakteri hangi akla, mantığa dayanarak bilinmez ama çok silik kalmış. Bütün filmi bambaşka boyuta taşıma kapasitesi olan bu iki karakterin üzerinde durulmaması gerçekten çok yazık.


Kısaca olmamış bir film diyebiliriz Unknown için. Her ne kadar gişede fena olmayan bir hasılat yapsa da, benim gibi Liam Neeson fanatiği değilseniz gitmeniz için hiçbir neden yok çünkü daha iyileri var: İzlemediyseniz Jason Bourne serisini veya Taken’ı izleyin.  



25 Nisan 2011 Pazartesi

Okumalık 1

Her ne kadar roman çağında yaşıyor olsak da kısa hikayenin tadı bence hala farklı.
Bu yüzden, haftaya etkili bir kısa hikayeyle başlamak güzel olur.
Karel Capek’in eserleri pek çevrilmemiş dilimize ama bu çok önemli bir yazar olduğu gerçeğini kesinlikle etkilemiyor. Sanırım Ex-Libris’ten, bu hikayenin de içinde olduğu bir kitap geçen aylarda çıktı. Hikaye hoşunuza giderse deneyebilirsiniz.

The Last Judgment
by Karel Čapek

The notorious multiple-killer Kugler, pursued by several warrants and a whole army of policemen and detectives, swore that he’d never be taken. He wasn’t either – at least not alive. The last of his nine murderous deeds was shooting a policeman who tried to arrest him. The policeman indeed died, but not before putting a total of seven bullets into Kugler. Of these seven, three were fatal. Kugler’s death came so quickly that he felt no pain. And so it seemed Kugler had escaped earthly justice.

When his soul left his body, it should have been surprised at the sight of the next world – a world beyond space, grey, and infinitely desolate – but it wasn’t. A man who has been jailed on two continents looks upon the next life merely as new surroundings. Kugler expected to struggle through, equipped only with a bit of courage, as he had in the last world.

At length the inevitable Last Judgment got around to Kugler. The judges were old and worthy councilors with austere, bored faces. Kugler complied with the usual tedious formalities: Ferdinand Kugler, unemployed, born on such and such a date, died… at this point it was shown Kugler didn’t know the date of his own death. Immediately he realized this was a damaging omission in the eyes of the judges; his spirit of helpfulness faded.

“Do you plead guilty or not guilty?” asked the presiding judge.

“Not guilty,” said Kugler obdurately.

“Bring in the first witness,” the judge sighed.

Opposite Kugler appeared an extraordinary gentleman, stately, bearded, and clothed in a blue robe strewn with golden stars.

At his entrance, the judges arose. Even Kugler stood up, reluctant but fascinated. Only when the old gentleman took a seat did the judges again sit down.

“Witness,” began the presiding judge, “omniscient God, this court has summoned you in order to hear your testimony in the case against Kugler, Ferdinand. As you are the supreme truth, you need not take the oath. In the interest of the proceedings, however, we ask you to keep to the subject at hand rather than branch out into particulars – unless they have a bearing on this case.”

“And you, Kugler, don’t interrupt the witness. He knows everything, so there’s no use denying anything.”

“And now, witness, if you would please begin.”

God, the witness, coughed lightly and began:

“Yes. Kugler, Ferdinand. Ferdinand Kugler, son of a factory worker, was a bad, unmanageable child from his earliest days. He loved his mother dearly, but was unable to show it, this made him unruly and defiant. Young man, you irked everyone! Do you remember how you bit your father on the thumb when he tried to spank you? You had stolen a rose from the notary’s garden.”

“The rose was for Irma, the tax collector’s daughter,” Kugler said.

“I know,” said God. “Irma was seven years old at that time. Did you ever hear what happened to her?”

“No, I didn’t.”

“She married Oscar, the son of the factory owner. But she contracted a venereal disease from him and died of a miscarriage. You remember Rudy Zaruba?”

“What happened to him?”

“Why, he joined the navy and died accidentally in Bombay. You two were the worst boys in the whole town. Kugler, Ferdinand, was a thief before his tenth year and an inveterate liar. He kept bad company, too: old Gribble, for instance, a drunkard and an idler, living on handouts. Nevertheless, Kugler shared many of his own meals with Gribble.”

The presiding judge motioned with his hand, as if much of this was perhaps unnecessary, but Kugler himself asked hesitantly, “And… what happened to his daughter?” “What’s she doing right now?”

“This very minute she’s buying thread at Wolfe’s. Do you remember that shop? Once, when you were six years old, you bought a colored glass marble there. On that very same day you lost it and never, never found it. Do you remember how you cried with rage?”

“Whatever happened to it?” Kugler asked eagerly.

“Well, it rolled into the drain and under the gutterspout. Right now it’s still there, after thirty years. Right now it’s raining on earth and your marble is shivering in the gush of cold water.”

Kugler bent his head, overcome by this revelation. But the presiding judge fitted his spectacles back on his nose, and said mildly, “Witness, we are obliged to get on with the case. Has the accused committed murder?”

“He murdered nine people. The first one he killed in a brawl, and it was during his prison term for his crime that he became completely corrupted. The second victim was his unfaithful sweetheart. For that he was sentenced to death, but he escaped. The third was an old man whom he robbed. The fourth was a night watchman.”

“Then he died?” Kugler asked.

“He died after three days in terrible pain,” God said. “And he left six children behind him. The fifth and sixth victims were an old married couple. He killed them with an axe and found only sixteen dollars, although they had twenty thousand hidden away.”

Kugler jumped up. “Where?”

“In the straw mattress,” God said. “In a linen sack inside the mattress. That’s where they hid all the money they acquired from greed and penny-pinching. The seventh man he killed in America, a countryman of his, a bewildered, friendless immigrant.”

“So it was in the mattress,” whispered Kugler in amazement.

“Yes,” continued God. “The eighth man was merely a passerby who happened to be in Kugler’s way when Kugler was trying to outrun the police. At that time Kugler had periostitis and was delirious from the pain. Young man, you were suffering terribly. The ninth and last was the policeman who killed Kugler exactly when Kugler shot him.”

“And why did the accused commit murder?” asked the presiding judge.

“For the same reasons others have,” answered God. “Out of anger or desire for money, both deliberately and accidentally-some with pleasure, others from necessity. However, he was generous and often helpful. He was kind to women, gentle with animals, and kept his word. Am I to mention his good deeds?”

“For the same reasons others have,” answered God. “Out of anger or desire for money, both deliberately and accidentally – some with pleasure, others from necessity. However, he was generous and often helpful. He was kind to women, gentle with animals, and kept his word. Am I to mention his good deeds?”

“Thank you,” said the presiding judge, “but it isn’t necessary. Does the accused have anything to say in his own defense?”

“No,” Kugler replied with honest indifference.

“The judges of this court will now take this matter under advisement,” declared the presiding judge, and the three of them withdrew.

Only God and Kugler remained in the courtroom.

“Who are they?” asked Kugler, indicating with his head the men who just left.

“People like you,” answered God. “They were judges on earth, so they’re judges here as well.”

Kugler nibbled his fingertips. “I expected… I mean, I never really thought about it. But I figured you would judge since…”

“Since I’m God,” finished the stately gentleman. “But that’s just it, don’t you see? Because I know everything, I can’t possibly judge. That wouldn’t do at all. By the way, do you know who turned you in this time?”

“No, I don’t,” said Kugler, surprised.

“Lucky, the waitress. She did it out of jealousy.”

“Excuse me,” Kugler ventured, “but you forgot about that good-for-nothing Teddy I shot in Chicago.”

“Not at all,” God said. “He recovered and is alive this very minute. I know he’s an informer, but otherwise he’s a very good man and terribly fond of children. You shouldn’t think of any person as being completely worthless.”

“But I still don’t understand why you aren’t the judge,” Kugler said thoughtfully.
“But why are they judging… the same people who were judges on earth?”

“Because man belongs to man. As you see, I’m only the witness. But the verdict is determined by man, even in heaven. Believe me, Kugler, this is the way it should be. Man isn’t worthy of divine judgment. He deserves to be judged only by other men.”

At that moment, the three returned from their deliberation. In heavy tones the presiding judge announced, “For repeated crimes of first – degree murder, manslaughter, robbery, disrespect for the law, illegally carrying weapons, and for the theft of a rose; Kugler, Ferdinand, is sentenced to lifelong punishment in hell.

“Next case please: Torrance, Frank.”

“Is the accused present in court?”

18 Nisan 2011 Pazartesi

Korkunun Anatomisi

Genel, standart izleyici için sıkıcı olma potansiyeline rağmen sinemaseverler için ilgi çekici özelliklere sahip bir film Uruguay yapımı La Casa Muda (Sessiz Ev). “Gerçek zamanlı korku” gibi etkileyici bir vaadi, fikri var .


Filmi özetlemek çok kolay: Tek plan çekimle, bütün filmi kızımızın POV’sinden yaşıyoruz, deneyimliyoruz. Evin karanlık koridorlarında yürürken duvarlardaki gölgelerden, her odanın kapısında içeriden acaba ne çıkacak diye geriliyoruz. Bütün bu gerilme seansları sonucunda sadece iki veya üç yerde sıçratma potansiyeli olan anlar  yaşıyoruz. Yarım saat sonunda bu gerilip, gerilip patlamama durumu, izleyiciyi düşünmeye itiyor.

Gayet yüzeysel bir şekilde korku filmlerinin anatomisinden bahsetmekte fayda var. Bazı istisnalara rağmen ( Martyrs, Sauna vb...) korku filmleri içerik, konu ve fikir açısından zayıf olur. İşin püf noktası, bu eksiklikleri izleyiciye fark ettirmemekte. Bunun da sırrı izleyiciyi gerçekten korkutmak, düşünmelerini engellemektir. Korku anlarını, ortalama her üç beş dakikalık süreçlerde, belli dozajlar halinde enjekte ederek beyni paralize etmek lazım.

Bu enjeksiyon aralıkları çok uzun olduğu için La Casa Muda’da hikaye ve dramatik yapı önem kazanıyor. Burada yönetmenin hakkını teslim etmek lazım, büyük ihtimal o da bu korku dozajı eksikliğini farkettiği için hikayeyi elinden geldiği kadar makyajlamış. Bütün filmi hayalet hikayesi dinamikleri, klişeleri içinde izliyoruz: Gezinen nur doğmuş küçük kız, köşelere bırakılan oyuncaklar, puset... Bütün bunlar, aslında seyirciyi sondaki “twist” için hazırlıyor.

Sonsa “reality is just a matter of perception” fikrinin başka bir örneği. Buradan hareketle filmi Alexandre Aja’nın Haute Tension’u ile karşılaştırmak da mümkün.


Bu eleştiriler sonunda filmin önemsiz olduğu kesinlikle düşünülmemeli. Ortalamanın çok üstünde, değerini de gösterildiği festivallerde kanıtlamış bir ilk film La Casa Muda. Yönetmenini çok yakın zamanda daha güçlü bir projeyle göreceğimiz kesin. Bütün filmin, Canon EOS 5d ile çekildiğini yani bir fotoğraf makinasıyla çekildiğini belirtmekte fayda var.