Ne kadar gerçek o kadar hayal!

3 Ocak 2013 Perşembe

2012'de Okunanlar

Post-askerlik sendromu, tatildi, işti derken bir sene daha geride kaldı. Nicelik olarak okunan kitap sayısında düşüş olsa da belli bir nitelik standardını korumayı başardığımı düşünüyorum. Kısaca bakalım:




Paul Auster-Yanılsamalar Kitabı: Aralık sonunda Erzurum Aziziye İlçe Jandarma Karakolunda başlamıştım. Unutmak kolay değil yani... Klasik Auster: Ekzantirik karakterler, rastlantılar...








Jeff Abbott-Panik: Karakolun ultra gelişmiş kütüphanesinde bulduğum bir kitaptı. Orta üstü klasik bestseller, vaktim yok öldürmekten diyenlere önerilir.






Christopher Vogler-Yazarın Yolculuğu: Robert Mckee'nin Story'si ile birlikte Hollywood sitili senaryo yazımının kutsal kitaplarından. Yazı işine yeni başlayanlar için ideal olabilir.







Chuck Palahniuk-Ölüm Pornosu: Güzel vatanımda mahkemelik olan bir kitap daha. Palahniuk kutsallara sallamaya devam ediyor. Eski kalitesinde olmasa da deha kırıntıları gösteren bir hikaye. 




Joey Goebel-Anormaller: Bu sene tanıştığım yazarlardan ilki. Farklı Amerikan Rüyası hikayeleri, saçmaya yakın karakterler, manasız bir hikaye... Her sene en az bir Goebel okumayı hedefliyorum. Tavsiye edilir.





Don Dellilo-Cosmopolis: Sinemada gitmeden önce bir daha okumanın iyi olacağını düşünerek geçen sene olduğu gibi yine listeye girdi Cosmopolis. Don Dellilo'nun romanı 2000'li yılları anlatan en iyi kitap, tartışmasız.





Doğu Yücel-Varolmayanlar: Genç Türk yazarlara desteğe devam. Güzel ayrıntılar barındıran fena sayılmayacak bir fantezi. 






Frederic Beigbeder-Romantik Egoist: Seks, alkol, para ve hüsran hikayelerine devam ediyor eski reklamcı yeni "edebiyatçımsı" Beigbeder ağabeyimiz. Sıkmaz, okunur. Fazla da anlam yüklemeye gerek yok.




Etgar Keret-Buzdolabının Üstündeki Kız ve Nimrod Çıldırışları: Saçma hikayelerin, anlamsızlığın geldiği son noktadaki yazarı Etgar Keret kaldığı yerden devam ediyor. Şunu sorun kendinize: İki sayfalık bir hikaye ne kadar saçma olabilir? Sonra herhangi bir Etgar Keret kitabı alın, okuyun. Cevabı göreceksiniz...





Jonathan Caroll-Kahkahalar Ülkesi: Fantazya hikaye geleneğinde önemli bir yeri olan bu romanla da tanışmak bu seneye kısmetmiş. Zamanına göre yaratıcı olduğu kesin. Bugün içinse sadece nostalji yapmak için okunur.



Philip K. Dick-Simülakra:  Bilim-Kurgu bu adam olmasaydı ne olacaktı diye düşünmemenin imkanı yok. Yine zamanının çok ötesinden dahilik,delilik, saçmalık üçgeninden bir roman. Büyük şirketler, büyük komplolar, zaman makinesi, mutasyona uğramış insanlar... 






Z. A. Recht-Cehenneme Sığmayanlar: Zombi hikayelerini iyi kötü ayırt etmeden okurum. Bu da onlardan biri. World War Z'ye göre zayıf.




Jean Christophe Grange-Sisle Gelen Yolcu: Yaz geldi mi Grange okunur! Bu bir ritüel oldu artık. Şeytan Yemini'nden beri daha sıradan işler yapan Grange bu sefer daha detaylı ve güçlü bir roman yazabilmiş. Tempolu ve okuması kolay heyecanlı bir hikaye.





China Mieville-Şehir ve Şehir: Okuduklarım içinde bu senenin en iyisi. Filme çekilmesi imkansız denen romanlara bir örnek daha. İç içe iki şehir ve bir cinayet. Farkındalık ve algı yönetimine dair en güçlü metinlerden biri olmuş bence.





J. G. Ballard-Gökdelen: Yine bir modernizm eleştirisi, kast sistemi, sınıf farklılığı sonrasında kan gövdeyi götürür. Ballard'ın pesimistliği bulaşıcıdır. Dikkat etmek lazım.





George R. R. Martin- Taht Oyunları ve Kralların Savaşı: Artık seri kitaplardan uzak duracağım dediysem de olmadı. Yavaş yavaş işledi kanıma Serhan Giray sağolsun, sonuç ufak bir bağımlılık daha. Nasıl biteceğine dair yazarın dahi bir fikri olmadığı söylentisi ortalıkta gezinse de okumaya değer. Kalınlıklarına aldanmayın hap gibi gidiyor.




2 Ocak 2013 Çarşamba

Life of Pi

Filmi çekilemeycek romanların başında yer alan Life of Pi, Ang Lee tarafından uyarlandı. Bir cankurtaran sandalı ve kurtulan iki kazazede: Bir genç, bir de Bengal kaplanı nam-ı diğer Richard Parker...




Yapımın saygıyı hakkettiği kesin fakat beni tatmin etmediğini belirtmem lazım.Pek çok ayrı filmden ve hikayeden oluşan kolaj gibi bir yapısı vardı. Filmin açılışı Hindistan'da geçen bir Jean Pierre Jeunet eksantirikliğine sahip: Biraz Amelie biraz A Very Long Engagement hatta Micmacs. Devamında biraz Sucker Punch biraz da The Fall...


Filmin en temel eksiği açılışta ortaya koyduğu önermenin finalde kanıtlanmaması. Hatta önermenin yersiz, anlamsız kalması. İlk yarıda ısrarla üzerinde durulan, her dine mavi boncuk dağıtan inanç ekseni filmin ikinci yarısından itibaren önemini yitiriyor ve bence finaldeki dramı da azaltıyor ve törpülüyor. Romanda durumun nasıl olduğunu merak ediyorum.



Teknik olarak film kusursuzluğa yakın. Muhteşem görüntüler ve ses düşünmeye pek fırsat tanımadan insanı içine alıyor. Rengarenk bir rüya gibi...




Şu bir gerçek: The Fall ile pek çok nokta da birbirlerine benziyorlar fakat Life of Pi'nin sahip olduğu hikaye sonu itibariyle daha vurucu olmaya muktedir. Buna rağmen, ne yazık ki The Fall kadar etkileyici olamadı bence. Belki de bu benim kuşkucu ve zayıf inançlı karakterim yüzündendir. Bilemedim... Tree of Life'da da benzer bir durum olmuştu.

Sonuç itibariyle izlenmesi gereken bir film Life of Pi...

28 Aralık 2012 Cuma

Jack Reacher

Bazen klişeler güzeldir. Bazen fazla düşünmeden film izlemek gerekir. Sinema bu ara hep karanlığın hatta daha karanlığın peşinde. Tom Cruise, bu ortamda Knight and Day ve Mission Impossible: Ghost Protocol gibi daha basit kalan ama sağlam aksiyon filmleri yaptı. Jack Reacher' de bunun devamı gibi düşünülebilir.


Elimizde Lee Child'ın roman serisinden tanıdığımız bir karakter var: Jack Reacher. Filmde başka bir nüans olduğunu söylemek de çok zor. İşte bazen tek bir karakter bütün bir hikayeyi, bütün bir filmi sürükleyebilir hatta geri kalan zayıflıkları görmezden gelmemize neden olabilir. 


Daha çok senarist yönüyle tanıdığımız Christopher McQuarrie yönetmen koltuğunda. Tom Cruise'un yanında Rosamund Pike, Richard Jenkins ve Werner Herzog var. Bir keskin nişancı, şehrin ortasında beş kişi öldürür ve gerisi komplo komplo üstüne. Jack Reacher fazla hikaye derinliği barındırmasa da özellikli karakterinin hikaye dinamiği içindeki duruşu, kararları ve hareketleri ile fark edilir bir filme dönüşüyor. Açılış sekansları film ile seyirci arasındaki bağlantıyı kurma açısından çok önemlidir. Jack Reacher'ın açılışı filmin bütün vaatlerini izleyiciye geçirme açısından gerçekten çok başarılı: Karakter pek çok yönüyle, yapacakları ve yapamayacakları ile anlaşılıp seyircinin gözünde üç boyutlu bir hale geliyor. Aynı şekilde filmin finaline doğru giderken Reacher ile kötü adam arasında gerçekleşen telefon konuşmaları silsilesi de akılda kalacak sahnelerden.

Sonuç olarak Hollywood standartlarında çekilmiş Tom Cruise- Jack Reacher uyumuyla güçlenen, fazla bir beklenti içine girilmeden izlenmesi gereken eğlenceli bir film var karşımızda. Devamının geleceğinden şüphem yok...



2 Aralık 2012 Pazar

Argo

1979 İran, Amerikan konsolosluğu işgal ediliyor. Altı kişi kaçmayı başararak Kanada konsolosunun evine sığınıp saklanmaya başlıyor. Tahran'a bir kurtarma operasyonu şart! Ama nasıl?


Argo'da Ben Affleck hem yönetmen hem de başrolde aynı The Town'da olduğu gibi. Üç yönetmenlik ve sayısız oyunculuktan sonra şu bir gerçek bence: Ben Affleck'in yönetmenliği oyunculuğunun çok önünde...



Argo, güçlü temposu ile hafiften kara mizahı harmanlamış bir yapım. İki saatlik süresi boyunca seyircinin ilgisini üst düzeyde tutmayı başarıyor. Hikaye üç ana düzlemde ilerliyor: İlk düzlem Hollywood'da sahte filmin hazırlıkları, burada Alan Arkin ve John Goodman var. Diğer düzlem Tahran'da yaşananlar, burada In Search of a Midnight Kiss ve Monsters gibi bağımsız yapımlardan tanıdığımız Scoot McNairy ön plana çıkıyor. Son olarak CIA'in kendi içinde yaşadığı sıkıntılar, burada da tecrübeli ve artık kültler arasına giren Bryan Cranston var. Filmin o kadar büyük ve kompleks bir hikayesi yok fakat bu üç düzlem arasındaki dinamikler o kadar iyi kullanılmış ki film sizin başka bir şey düşünmenize izin vermiyor ve sonuç olarak da beğenseniz de beğenmeseniz de sıkılmayacağınız bir film ortaya çıkıyor. 


Biraz yönetmenlik ve teknik detaylara girmek lazım. Film çok iyi bir açılış sekansı ile başlıyor: Storyboard şeklinde hazırlanmış tarihsel bilginin hemen ardından konsolosluğun işgali geliyor ki Filmin sonunda da görebileceğiniz gibi bu sahneler mümkün olduğunca gerçek fotoğraf ve görüntülerden yola çıkılarak hazırlanmış. İncelikli bir çalışma olduğunu kabul edip hakkını vermek lazım. İkinci act'ın ortalarında yani film arasından hemen önceye denk gelen "okuma" sekansı da özel bir ilgiyi hakkediyor: Bir tarafta konsolosluğu kontrol edenlerin yaptığı basın açıklaması diğer tarafta sahte filmin basın önünde okunan senaryosu... Etkileyici.

Filmin görüntü yönetmeni ile sanat yönetmenini de atlamamak lazım. Dönemi gerçekten hissettiriyorlar. 

Gone Baby Gone, The Town ve Argo'dan sonra Ben Affleck'in çok daha büyük bütçelere hazır olduğu bir gerçek. Yeni projeleri için The Justice League ve King'in efsanevi The Stand'inin geçmesi bunun kanıtı zaten.


Son olarak, Orta Doğu'nun yine yeni yeniden bir kriz içinde olduğu şu günlerde bu filmin arkasında siyasi bir neden, bir tür propaganda arayacaklar mutlaka olacaktır ki bunun olma ihtimali de yadsınamaz. Filmin içinde ufaktan Amerikan politikalarının eleştirileri mevcut ama bireysel anlamda da Amerikalılığı bir yüceltme durumu  da var fakat bunun rahatsız edici oranda olduğunu düşünmüyorum. Ne olursa olsun Argo izlenmeyi hakkeden bir yapım.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Another Earth

Hikaye şu: Kızımız başarılı ve umut vaat ediyor, üniversiteye gidecek. Kutlama için katıldığı bir partinin dönüşünde biraz yeni bir Dünya'nın ortaya çıkışından biraz da alkolden kazaya sebebiyet veriyor. Gerisi İkinci Dünya, ikinci şans ve kefaret ile ilgili...


Another Earth'ün başrolünde Brit Marling, yönetmen koltuğunda Mike Cahill var. Senaryo ise ikisinin ortak çalışması.

Ben bu filmi son dönemde popüler olmaya başlamış bir akımın temsilcisi olarak görüyorum. Bir nevi duygusal bilim-kurgu. Aynı Melancholia, Take Shelter, Perfect Sense ve 4:44 Last Day on Earth gibi. Bu saydığım diğer filmlerle ilgili de yazmaya çalışacağım en kısa zamanda.


Bağımsız olmasından mütevellit beğenmeye çalıştığım bir film fakat buna rağmen doyurucu olduğunu söylemek çok zor. Bunun temel nedeni neredeyse herhangi bir yan hikaye olmaması. Kör hademe ile bu yumuşatılmaya çalışılmış ama başarılı olamamış. Film ortalarından itibaren hareket ve konu eksikliğinden sıkıcı olmaya başlıyor. Keşke kısa film olarak düşünülseymiş.

Another Earth bu tarzı sevenlerin izleyebileceği geri kalanların ise muhtemelen uyuyacağı bir yapım.  





16 Kasım 2012 Cuma

Cloud Atlas

Altı farklı hikaye, altı farklı zaman, altı farklı "genre"... Bulut Atlası sinemaya uyarlanması en zor romanlardan biriydi. David Mitchell'ın altı küçük hikayesi birleşip epik bir romana dönüşüyordu.

Cloud Atlas'ı iyi veya kötüden ziyade cesur ve meydan okuyan bir film olarak kabul etmek lazım. Yönetmen ve yapımcı koltuklarında Andy ve Lana Wachowski ile Tom Tykwer var. 

Filmin tebrik edilmesi gereken en önemli unsuru altı hikayenin birleştirilebilip tek bir senaryo içinde eritilebilmesi. Kitapta altı hikaye de ayrı ayrı anlatılıyor. Bu şu demek: Altı ayrı hikaye dinamiği mevcut, yükselişler, inişler, kırılma anları vb... Yönetmenlerin, romanın ana duygusunu çok iyi anladıkları ortada ve bu sayede de hikayelerin ortak noktalarını çok iyi birleştirip konvansiyonel sinema ve senaryo geleneğine uygun tek bir hikaye dinamiği yaratabilmişler. 

İşin en zor kısmı bitmişken; tek olmaması gereken, tek yapmamaları gereken "hata" ortaya çıkmış. Ben bu hatayı şöyle isimlendiriyorum: Fazla Amerikalılık (her ne kadar Tom Tykwer Alman olsa da) veya fazla Hollywood kültürü. David Mitchell'ın romanını oluşturan altı hikayenin en temel özelliği mütevazi olmaları. Bu altı gerçekçi ve mütevazi hikayeden oluşan romanı bitirince damağınızda kalan tat aslında epik. Peki yönetmenlerimiz ne yapmış? Hikayeleri ufak değişikliklere uğratarak (ki uyarlama senaryolarda normaldir) ana senaryoyu epik bir duruma büründürmüşler. Bu durumun filmin en temel eksisi ve hatası olduğunu düşünüyorum. Film özellikle ikinci yarısında "Bana bak seyirci! Ben epik bir hikaye anlatıyorum! Duygulan hadi!" diye bağırıyor.

Film görsel açıdan her Wachowski yapımı gibi üst düzeyde. Geçmiş, günümüz ve gelecek en detaylı biçimde şekillendirilmiş. Mekanlar ve kostümler etkileyici.

Bütün film boyunca hiç susmayan bir müzik var ve bu filmi 160 küsur dakikalık bir montaj sekansına dönüştürüyor. Biraz zorlama olduğunu kabul etmek gerek.

Yıldızlar Tom Hanks ve Halle Berry gibi gözükse de filmden sonra aklınızda Hugo Weaving ve Ben Whishaw'ın kalacağını iddia ediyorum, özellikle Old Georgie...

Sonuç itibariyle Cloud Atlas, fazla cesaret ve hırs yüzünden zayıflamasına rağmen son dönemdeki en farklı ve ilerde de fark yaratacak bir yapım. 


14 Kasım 2012 Çarşamba

Skyfall

Casino Royale ile başlayan, Quantum of Solace ile devam eden Bond'un "olma" dönemi Skyfall ile tamamlanıyor.


Türkiye'deki görevinde ölümle yüzleşen James Bond kendini M'e karşı gerçekleştirilen komplonun tam ortasında buluyor. 

Gelmiş geçmiş bütün Bond filmlerinden daha iyi bir hasılat yapacak gibi gözüküyor Skyfall. Peki, gerçekten bu kadar iyi mi?

Karşımızda son derece kompakt bir film var aslında: Çok büyük gizemler veya inanılmaz aksiyon sahneleri yok fakat yönetmen Sam Mendes'in çok akıllı tercihler yaptığını belirtmem lazım. Casino Royale ve Quantum of Solace'da unutulmuş olan mekan estetiği Skyfall'un can damarı. Yeni MI6 binası, gökdelen, sandal ile gidilen kumarhane, boşaltılmış ada ve tabii ki de Skyfall... Bütün mekanlar o kadar güzel tasarlanmış ki seyirci ne olacağına değil ışıklara ve renklere takılıyor, mekanların görkemine kapılıyor ilk başta. Bütün unutulmaz Bond filmlerinin de ortak noktalarından biri enteresan ve görkemli mekan tercihleri aslında: Dr No'nun adasını veya yanardağ içine saklanmış gizli üssü kim unutabilir ki?

Filmin ikinci önemli unsuru da Nolan'ın Batman'inden esinlenildiği saklanmayan kötü adamımız. Javier Bardem ve Silva uyumu hat safhada. Biraz Joker biraz Bane... Her ne kadar yaptığı plan, görünüşü kadar şeytani olmasa da Javier Bardem'in oyunculuğu sayesinde kolay unutulmayacak bir kötü adam var karşımızda.


Skyfall ile birlikte klasik Bond kadrosu tamamlanmaya başlıyor. Moneypenny güzel bir sürpriz olarak karşımıza çıkıyor. Bond-Q atışmalarını özlemiştik. Yeni jenerasyonun özellikli oyuncularından Ben Whishaw bu role uymuş gibi duruyor.


Bu blogda daha önce de yazmıştım: Judi Dench en sevdiğim aktristlerden. M ile Judi Dench uyumu 90'lı yıllardan beri Bond filmlerinin en temel dinamiklerden biri. Casino Royale ile yeni bir çağa giren Bond serisinin yeni bir M yaratması kaçınılmazdı aslında. Bunu yaparken de çok akıllı bir yol izlediklerini düşünüyorum. James Bond'un olgunlaşma sürecinin en önemli halkası Skyfall, Bond ve M üçgeninde gerçekleşiyor. Yeni M içinse üstat Ralph Fiennes'dan daha iyisi düşünülemezdi.

Skyfall, Bond'un kökenine dair de getirdiği açıklamalar ile Casino Royale ile başlayan yeni jenerasyonun tamamlanmasını sağlayan bir film. 21. yüzyıla uygun karanlıkta fakat eski Bond'ların da tadını andırıyor, verebiliyor ve yenisini merak etmeye itiyor.