Ne kadar gerçek o kadar hayal!
30 Mayıs 2012 Çarşamba
11 Mayıs 2012 Cuma
Cosmopolis
Film vizyona girmeden kitaba bakalım önce.
190 sayfalık, kısa bir Don Dellilo romanı Kozmopolis.
90'lar için Dövüş Kulübü ne ise 2000'ler için de Kozmopolis o. İçinde bulunduğumuz hayatın, kurallarının, yapabileceklerimizin, yapamayacaklarımızın ve asla ulaşamayacaklarımızın özeti.
Eric Packer bir multi-milyarder ve limuziniyle New York sokaklarında. Kendi sınırlarının eşiğinde dolaşıyor. Kozmopolis bir kaybetme hikayesi mi yoksa vazgeçme hikayesi mi? Nereden bakacağınıza bağlı ama şu kesin tek bir günde nelerin değişebileceği ile hatta her şeyin değişebileceği ile ilgili bir hikaye.
Başkan Manhattan'da. Mevlevi bir rap yıldızının cenazesi var, küreselleşme karşıtları şehirde " hayaleti " protesto ediyor. Eric Packer saçlarını kestirmek için bütün bu kaosun içinden geçmek zorunda.
Küreselleşme, teknoloji, ekonomi, finans, tatmin olmak, var olmak, parti, alkol, uyuşturucu, zengin, fakir ve gerçek.
Eric Packer'in 190 sayfalık bir günü hayatın kısa bir özeti.
6 Mayıs 2012 Pazar
The Avengers
Bu kadar süper kahraman bu kadar yıldız... The Avengers akıllıca idare edilmiş bir film olarak çıkıyor karşımıza.
Büyü, teknoloji kırması bir güç kullanan uzaylılar Dünyayı işgal etmeye kalkarsa ne olur? Rahat olun, The Avengers kendi iç sorunlarını hallettikten sonra bizi koruyacaktır.
Soğukkanlı yönetici Nick Fury, mücadeleye hazır asker Captain America, şov adamı Iron Man, insan olmayı tercih etmiş yarı Tanrı Thor ve alayına isyan Hulk.... Bu grubun yanına SHIELD ajanları Black Widow ve Hawkeye da eklenince kadro tamamlanmış oluyor.
The Avengers başından sonuna eğlenceli ve aksiyon dolu bir yapım. Joss Whedon'un işi güzel bir şekilde kotardığını belirtmek lazım. Genelde böyle projelerde ister istemez tek karakter daha baskın hale gelebilir. Joss Whedon bunu çok akıllı bir şekilde çözmüş :Bütün bu önemli karakterler senaryoya incelikli bir şekilde yerleştirilmiş ve aralarındaki doğru dinamiklerle hepsi hikaye için vazgeçilmez olmuş. Tam zamanında ve tam noktasına denk gelen espriler, görkemli aksiyon sahneleri... Şölen niteliğinde bir film çıkarmış.
Filmin en büyük artısı tartışılmaz bir şekilde Hulk! Joss Whedon, Mark Ruffalo ile yeni bir Hulk lansmanını kaçınılmaz hale getirmiş. Daha önce iki defa tutmayan Hulk neden bu sefer bu kadar görkemli olmuş sorusunun cevabı ise şu: Joss Whedon Hulk'un gücünün hakkını vermiş. Bir nevi kontrolsüz güç, güç değildir sorunsalı olan Hulk ile standart düşmanları karşı karşıya getiremezsiniz ve bu fikir Iron Man ile Loki'nin konuşmasında net bir şekilde ortaya konuluyor. Benim ordum var sözüne bizde de Hulk var cevabı gücün boyutunu gösterme açısından çok önemli.
Bu tip filmlerde aşk kaçınılmazdır, neredeyse ya da biz öyle sanıyorduk. Joss Whedon, hikaye yaratma tecrübesini burada da göstermiş ve karşımıza aşk ve ilişki kırıntıları olan bir senaryo ortaya koymuş. Çok doğru bir tercih, bu sayede hikaye dağılmamış.
Filmin en temel eksiği bence Loki. Biraz daha üstüne gidilebilirmiş, daha net çizgilerle çizilebilirmiş bence. Sonuçta Loki çizgi roman evreninin en özellikli kötülerinden biri olmasının yanında günümüz yaşamına da çok iyi uyum sağlayabilecek bir yapıya sahip. Loki'nin içinde kesinlikle bir Joker potansiyeli var.
The Avengers " blockbuster " olmanın bütün özelliklerini ve hatta fazlasını gösteren bir yapım.
1 Mayıs 2012 Salı
Beklerken Merak Edilenler
Geçen seneki durgunluktan sonra bu yaz çok önemli üç film vizyona giriyor. The Avengers, Prometheus ve The Dark Knight Rises. Bu üç film minimum üç milyar dolar hasılat demek. Aklımdaki soru şu: Değecek mi?
Haftaya vizyona girecek The Avengers ile başlayalım. İlk eleştiriler çok olumlu.
Nolan'ın Batman'i ile birlikte çizgi roman uyarlamaları belli bir standarda kavuştu. The Avengers böyle bir noktada Marvel'in en önemli kozu. Sağlam bir oyuncu kadrosu, büyük bir bütçe... Joss Whedon dizi dünyası için ne kadar önemliyse de beyazperdede önemli bir başarısı yok. Beklentim bol aksiyon ve eğlence. Hikaye ve senaryo olarak ekstra bir etki yaratacağını zannetmiyorum hatta kurallara çok bağlı, risk almayan; yaratıcılık eksiğini komedi ve heyecan ile kapatan bir yapım olması kaçınılmaz. En önemli koz tartışılmaz bir şekilde Robert Downey Jr. En önemli süprizin Mark Ruffalo ve Hulk olacağını düşünüyorum. Birçok yerde 2014 için Ruffalo ile yeni bir Hulk lansmanının yapılacağı yazılıyor.
Artık efsane sayılan Alien ise Sir Ridley Scott ile köklerine dönüyor. Otuz üç yılda Xenomorphlar hakkında çok fazla bilgi edinsek de en çok merak edilen soru " nereden geliyorlar? " hep cevapsız kalmıştı. Bu ilahi soruyu da onu var eden Ridley Scott'tan başkasının cevaplaması düşünülemezdi. Sir Ridley, Prometheus için yine çok güçlü kadın karakterler yaratmış gözüküyor: Charlize Theron Noomi Rapace' a karşı... En çok merak ettiğim soru şu: David 8 deliren robot mu? Yoksa yardımsever robot mu?
Ayrıca son dönemdeki en iyi viral kampanyayı da Prometheus'da gördüğümü belirtmem lazım Peter Weyland'in TED konuşması unutulmazlar arasında.
Son olarak The Dark Knight Rises! Deha Nolan Batman Begins ile çizgi roman uyarlamalarını yeniden şekillendirdi. Süper kahramanlar içinde en insan olan Batman, Nolan ile birlikte daha karanlık, daha gerçekçi ve daha insani bir surete büründü. Bu değişim The Dark Knight ile inanılması güç bir sonuç doğurdu: Karşımızda mafya filmlerini aratmayacak bir süper kahraman filmi vardı.
Nolan, Joker ve Batman rekabetini ideolojik sayılabilecek bir tabana oturtarak filme inanılmaz bir derinlik kattı.
Bütün bu başarılardan sonra doğal olarak The Dark Knight Rises'dan beklentiler çok yüksek. Merak edilen şu: Nolan bu sefer ne gibi bir yenilik katabilecek hikayeye? Trailer'dan anladığım kadarı ile iki filme yapı oluşturabilecek bir hikaye söz konusu. İlk hikaye Bane'in Batman'i yenmesi ve hapsetmesi. İkinci hikaye ise Batman'in esaretten kurtulması. Bu noktada en merak ettiğim şey ise Nolan'ın bu hikayeleri nasıl anlatacağı? Batman Begins'de olduğu gibi " non-linear " bir format mı tercih edecek acaba?
Birbirinden çok farklı üç tane iyi film izleyeceğimiz kesin gibi. Bekleyiş sona ermek üzere...
28 Nisan 2012 Cumartesi
The Cabin in the Woods
Stereotipin dibini görmüş bir grup genç dağların arasındaki göl evine hafta sonunu geçirmek için gider. Sonuç hayatlarına mal olacak bir hatalar silsilesi... The Cabin in the Woods en bilindik hikayelerden birine sahip.
Klişe ile dehanın birleştiği, saçmanın önce mantıklı hale gelip sonra daha da saçma bir boyuta geçtiği enteresan yapım var karşımızda. Biraz Planet Terror kafası diyebilirim. Gidecek olanların bunu kesinlikle göz önünde bulundurması lazım. Biraz korku, biraz komedi ama daha çok tuhaflık ve abartı...
Pek çok popüler dizide senaristlik yapmış ve sonrasında Cloverfield ile kendini iyice ispat etmiş sektörün altınlarından Drew Goddard bu sefer hem yazmış hem yönetmiş. Yapımcı koltuğunda ise tecrübeli Joss Whedon var.
The Cabin in the Woods gerçek manada bir fikir filmi. Bütün korku öğelerinin birleştirilip anlamlandırılmaya çalışıldığı bir proje. Eğer bir korku filmi fanatiği iseniz hayran olmanız kaçınılmaz. Filmi izlerken abartı gelen bazı durumlar ertesi gün hafızanızda güzel bir tortu bırakıyor.
Saçma da olsa yeni fikirlere açıksanız, bütün korku hikayelerinin arkasındaki dev nedeni öğrenmek isterseniz ki dev burada abartı olarak kullanılmamıştır, The Cabin in the Woods sizin için klasik olacaktır.
24 Nisan 2012 Salı
The Guard
Suç, kara mizah ve İrlanda... In Bruges'den tanıdığımız Martin McDonagh'ın kardeşi John Micheal McDonagh, Brendan Gleeson ile The Guard'da buluşmuş.
Buradaki yazılarımda çok bahsettiğim bir konudur derinlikli karakter veya üç boyutlu karakter. Filmi mükemmelliğe ve etkileyiciliğe ulaştıran en önemli unsurdur bu. Peki böyle karakterler nasıl yaratılır? Senaryoyu oluştururken karakterin geçmişini,tercihlerini detaylandırmak şarttır. Karakterin nereden nereye gittiğini bilmek ve bunu da izleyiciye hissettirmek gerekir. Peki bunu yaparken karakterin bütün geçmişini seyirciye göstermek zorunda mıyız? Tabii ki de hayır! Bazen karakter bir cümle söyler, bir jest veya mimik yapar ve bununla birlikte karakter derinlik kazanır ve izleyici için daha anlaşılır hale, empati kurabileceği şekle girer.
The Guard bu konuda ders kitabı gibi. İyi oyunculuklar detaylandırılmış karakterler ile birleşince seyri çok zevkli bir film ortaya çıkmış.
Zeki diyaloglar, ince ama iğneleyici bir mizah anlayışı, basit ama güçlü bir sinematografi...
Uluslararası uyuşturucu kaçakçılarının karşısına daha önce tahminen hiç karşılaşmadıkları, türünün ilk ve tek örneği sayılabilecek bir Polis çıkıyor: Kaba, ırkçılığın kültürel bir gelenek olduğunu iddia edecek kadar yüzsüz, çağırdığı eskort kızlar ile kasabanın merkezinde gezebilecek kadar kendiyle barışık...
Bütün karakterlerin ve diyalogların ayrı ayrı renkler kattığı bir yapım The Guard. Mark Strong'dan Liam Cunningham'a; küçük çocuktan fotoğrafçıya...
Filmin dinamiklerinin In Bruges'e çok benzediğini belirtmem lazım. Eğer böyle ekşi espri anlayışını seviyorsanız kaçırmamalısınız!
18 Nisan 2012 Çarşamba
The Hunger Games
Post-apokaliptik distopyalara bayılmama rağmen bu seriye bir ön yargım vardı nedense. Kitaplarını okumayı düşünmedim, filmine de gitmeyecektim fakat yaptığı hasılat ile aldığı olumlu eleştiriler sonunda görmek bir zorunluluk oldu.
The Hunger Games eğlenceli, kesinlikle sıkmayan fakat her hangi bir derinliği de olamayan bir yapım.
Gelecekte çok büyük savaşlar çıkmış, bütün bölgeler birbirlerine girmiş. Barış ve düzen kurulunca da sistemin devam etmesi adına her bölgeden iki gencin katıldığı ölümüne oyunlar düzenlenmeye başlamış. Bu oyun zamanla en büyük " entertainment " haline gelmiş. Bizde bu oyunlardan birini izliyoruz.
Film bana çok kes yapıştır geldi. Derinlik olmamasından da kastım bu zaten. Biraz Running Man, üstüne Truman Show ve The Lord of the Flies ile az da Battle Royale sosu. Bütün bu eserler zaten kült statüsüne ulaşmış vaziyette. Bunları birleştirip sunmak pek mantıklı olmamış.
Eksileri detaylandırmak gerekirse: Karakterler çok sığ kalmış.Programın yapımcısı Crane ne işe yarar? Motivasyonu ne? Amacı ne? Diğer bölgelerden gelen çocukların hikayesi ne? Daha bunun gibi pek çok soru sormak mümkün. Bu yapısal eksik filmin etkisi çok düşürüyor.
Filmin geçtiği dünya da sağlam detaylandırılmadığı için çok plastik kalmış. Hikayenin yapısı gereği vurucu ve etkileyici olması gereken başkent Capitol üçüncü sınıf bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi dizayn edilmiş. Şehrin yapısı, insanları yaşayışı hakkında hiçbir detay yok abuk subuk kıyafetler saçlar dışında. Son dönemde gösterilmiş bir diğer distopya In Time ile karşılaştırınca bunu daha iyi anlayabiliriz.
Diğer taraftan yönetmenin de cesur olmadığını belirtmem lazım. Bütün ölüm ve dövüş sahnelerinde " close-up'lar " ile kamerayı çok hareketli kullanmış. Dolayısıyla hiçbir detay anlaşılmıyor. Büyük ihtimalle yaş engeli açısından da böyle bir tercih kullanılmış fakat filmi çok zayıflatan unsurlar bunlar.
Ay yüzlü Jennifer Lawrence'ın filmin lokomotifi olduğunu belirtip hakkını vermek lazım. Hem güzel hem yetenekli... Dev bir kedi adeta!
Filmin diğer bir yıldızı ise kesinlikle modacı rolüyle Lenny Kravitz!
Bütün film boyunca gençler arasındaki aşkın gerçekliğine dair şüphe duydum. Hatta filmin sonunda biz sadece ilgi çekmek için yaptık gibi siz de bunu yediniz gibi bir " twist " bekledim ama nafile! Bu iki gencin hikayesi çok açık kalmış. Gerçi seriyi okuyan arkadaşlardan öğrendiğim kadarı ile bu konu ikinci kitapta da devam edecekmiş.
Sonuç itibariyle eğlenceli bir film fakat aldığı puanlara ve yorumlara kapılıp büyük beklentiye girmemek lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















