Ne kadar gerçek o kadar hayal!

8 Ekim 2012 Pazartesi

To Rome with Love

" Artık senaryoya ihtiyaç bile duymuyorum. Ne anlatsam film yapabilirim ve belli bir standardı yakalayabilirim." Woody Allen'in To Rome with Love için kuracağı cümlenin bu olduğunu zannediyorum.


Dört hikayenin anlatıldığı bir film ile karşı karşıyayız: Gençlik hatası ile yüzleşen bir mimar, köyden şehre gelen bir çift, bir anda ünlü olan sıradan bir memur ve kızlarının nişanlısıyla tanışmaya gelen ebeveynler...


Ve bu dört hikayenin etrafındaki ünlüler geçidi: Roberto Benigni, Alec Baldwin, Jesse Eisenberg, Penolope Cruz, Ellen Page...

Kadın-erkek ve ilişki temaları ile bunların etrafındaki dinamikleri en iyi anlatan yönetmen olma özelliğini devam ettiriyor Woody Allen. 

Midnight in Paris'den sonra To Rome with Love'da da usta görüntü yönetmeni Darius Khondji iş başında. Hikayenin zayıfladığı veya özelliğini yitirmeye başladığı zamanlarda güzel renkler ve görüntüler sizi filmin içinde tutmaya devam ediyor.


Woody Allen sineması içinde çok önemli bir yerde olmayacağı kesin ama yine de izlemesi zevkli bir film To Rome with Love. 

1 Ekim 2012 Pazartesi

Dredd 3D

Mega City 1'de sıkıntı var. Algıyı yavaşlatan "slo-mo" şehre hakim olmak üzere. Bir tarafta bu uyuşturucuyu üreten çete diğer tarafta Yargıç Dredd...


Dredd 3D, The Raid: Redemption ile aynı dinamiklere dayanan bir hikayeye sahip. Neredeyse eş zamanlı çekilen iki filmin bu kadar birbirine benzemesi çok enteresan. Filmler arasındaki temel fark The Raid dövüş sahneleri ile öne çıkarken Dredd'te özellikli bir görsellik ve hakkını veren bir üç boyut kullanımı var. Tercih edilen renk skalası, özellikle "slo-mo" kullanıldığında  girilen atmosfer insanı içine alan cinsten.



Hikaye, heyecan ve tempo olarak yükseklerde olmasına rağmen ufak bir oyun, trik barındırsaydı çok daha güçlü bir hale gelebilirdi.

Karl Urban,çizgi romandaki meymenetsiz Dredd'e yakışmış.


Çetenin başı Lena Heady ise fazla özellikli bir karakter olmamasına rağmen güçlü bir etki bırakmış.

Dredd 3D her ne kadar gişede hayal kırıklığı yaratsa da son dönemdeki başarılı "remake"lerden. Bol aksiyon, bol şiddet... Kafa boşaltmak için ideal.


24 Eylül 2012 Pazartesi

Ted

Konsept basit: Küfür eden, bel altı şakalar yapan, esrar içen peluş ayı var ve biz de gülüyoruz.


Ted, klasik sevgili ile arkadaşı arasında kalan kahramanın komik hikayesi. Ortada Mark Wahlberg bir tarafta Mila Kunis diğer tarafta Seth MacFarlane'in seslendirdiği Ted...


Family Guy ve American Dad iyi işlerin yaratıcısı Seth MacFarlane yine kalburüstü bir yapım çıkarmış ortaya. Filmin özellikle ilk yarısı çok komik anlar barındırıyor.  İkinci yarı biraz düşüşe geçse de son birkaç sahne ile durumu kurtarıyor.


Ted, son dönemin Hangover'dan sonra sadece yetişkinler için olan en iyi komedi filmlerinden...


21 Eylül 2012 Cuma

The Tall Man

Düşüşteki bir kasaba,  kaybolan çocuklar ve bir sır...


Pascal Laugier, Martyrs ile özellikli bir sinemacı olduğunu göstermişti. Şimdi Jessica Biel'li The Tall Man ile vizyonda. 


Karşımızda sıradan hatta alışılageldik bir hikaye var. Aynı Martyrs'de olduğu gibi! Ve tıpkı Martyrs'de olduğu gibi Pascal Laugier perspektif farkı koymayı başarmış. Hikayenin hangi düzlemden anlatıldığı ve bağlandığı sonuç gerçek bir "storytelling" örneği. İşin püf noktası ne anlattığından ziyade nasıl anlattığı...

Anlatımdaki perspektif farklılığı, kullanılan kamera açıları, tercih edilen görsellerle ve renk skalası ile o kadar iyi desteklenmiş ki ortaya akılda kalacak ve kolay kolay unutulmayacak iyi kotarılmış bir film çıkarmış.


Yönetmen Laugier türler arasında da dolaşmış The Tall Man'de. Eğer gidecekseniz veya izleyecekseniz sadece belli aralıklarla size "bööööö" yapan bir korku filmi beklemeyin. Film klasik korku dinamikleri ile başlasa da ikinci yarından itibaren dramaya dönüyor.

Hikayenin sonu etik açıdan tartışmalı fakat The Tall Man bir fikri olan ve bütün yapısını bu fikrin çevresinde geliştirmiş ve başarıyla sunmuş bir yapım.


Son olarak, Pascal Laugier kesinlikle takip edilmesi gereken bir sinemacı.




1 Eylül 2012 Cumartesi

The Bourne Legacy

İlk üçlemeye duyduğum saygıdan yeni Bourne'a da ilk gün gitme gereği gördüm her ne kadar ilk yorumlar kötü olduğunu söylese de.


Böyle filmleri izlediğim zaman Hollywood'da bir kontrol mekanizması olup olmadığını düşünüyorum. Birisi de çıkıp " biz ne yapıyoruz? " demiyor mu acaba?



Filmin künyesine baktığımızda kağıt üzerinde her şey yerli yerinde: Yönetmen koltuğunda önemli senaristlerden ve ilk üçlemenin de yaratıcılarından Tony Gilroy var. Yeni ajanımız yükselişteki yıldız Jeremy Renner. Kadroda Rachel Weisz ve Edward Norton var. Buradan bakınca ne kadar kötü olabilir sorusu ister istemez akla geliyor.

Şöyle bir cevap verebilirim: Gerçekten kötü! Karşımızda ne anlattığını, nasıl anlattığını bilmeyen bir film var. Bence bunun altında hikayenin fazla ciddiye alınmış olması yatıyor. Sıkıntı şu: Ne yazık ki filmin güvenildiği ve üzerinde durulduğu kadar güçlü bir hikayesi yok.


The Bourne Legacy, ilk üçleme ile paralel bir zamanda geçiyor. Jason Bourne skandalı ile birlikte kurum, programın açıklarını kapatmaya, ortada iz bırakmamaya çalışıyor. Bir nevi tasfiye süreci başlatıyor. Aaron Cross da  Dr. Marta Shearing desteği ile ayakta kalmak için mücadele ediyor.


Bir türlü başlayamayan bir film ile karşı karşıyayız. İlk 30 dakika o kadar gereksiz harcanmış ki çok sıkıcı! Anlatılmak istenen şu: Tasfiye süreci başladı! Bunu anlatmak için yapılan tercihler filmin zaten çok düşük bir seviyeden başlamasına sebep oluyor. İlerleyen süreçte, ilk yarının sonlarına doğru ivmelenme başlasa da ikinci act'ın ortaları yine lüzumsuz ve heyecanı düşüren tercihlerle dolu: Film bir yerde öyle bir noktaya geliyor ki izleyici her şeyi biliyor, kurumun ajanları bilmiyor ve araştırma yapıyorlar. Aslında çok tipik bir sekans, görüntüler inceleniyor, dinleme yapılıyor vb... İzleyiciyi heyecanlandırması gereken bu işlemler tam tersine sıkıcı bir hava yaratıyor çünkü seyirci zaten ne olduğunu biliyor!

Bu kadar büyük bütçeli, önemli insanların çalıştığı yapımlarda bu tercihlerin nasıl yapıldığını anlamak güç. Aslında demek istediğim şu: Aynı hikaye, aynı kadro ile sadece bazı tercihleri değiştirerek çok daha iyi bir film ortaya koymak mümkündü.

Bourne'un mirasın iyi yönetilmediği ortada. Buna hiç bulaşmadan eski üçlemeyi izlemek daha makul.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Total Recall

Philip K. Dick'in hikayesinden uyarlanan Total Recall bir remake ile karşımızda. Yaratıcılığın ve üretimin zayıfladığı bu dönemde bilim-kurgu klasiği sayılabilecek bir eserin yeniden ele alınması kaçınılmazdı zaten. Soru şu: Böyle mi olmalıydı?


Elimizde ne var? Bol aksiyon, özel efektler, fena sayılmayacak bir atmosfer, güzel kadınlar... Gerisi çöp!


Burada tartışılması gereken kişi yönetmen koltuğunda oturan Len Wiseman. Sormak lazım: Underworld gibi duygusuz filmler yaptın, Die Hard'da John McClane'i bile batırdın. Bir fikri, bir duygusu olan böyle klasik bir hikayeyi nasıl bu hale getirebildin? Nasıl kıydın?

Philip K. Dick hikayelerinin DNA'sında gerçekliğin sorgulanması vardır. Paranoya vardır. Dinamikleri itibari ile devamlı şekil değiştiren sürprizler vardır.Gerçek ile hayal arasına sıkışmış, bir karar vermesi gereken protagonistler vardır. Yeni Total Recall'da bunlar son derece plastik kalmış ne yazık ki.

Film bir rüya sahnesi ile açılıyor: Son derece gerçekçi, adeta ben rüya değilim diye bağıran bir sahne. Kritik nokta burası zaten: Eğer böyle bir sahne çekerek filme başlamayı uygun görmüşse bir kişi ya hikayeyi hiç anlamamış demektir ya da yeni bir bakış açısı ile hikayeyi yorumlayacaktır. Bence ilk seçenek doğru gibi...


Sonuç olarak karşımızda fikirden ve duygudan arındırılmış, özel efektlere boğulmuş bir Total Recall var.

12 Ağustos 2012 Pazar

Cosmopolis

Delillo romanını Cronenberg uyarlarsa ne olacağını da öğrenmiş olduk.

Cosmopolis, 28 yaşındaki multi-milyarder Eric Packer'in bir gününü anlatıyor bize. Saçlarını kestirmek için şehrin öbür ucuna gitmek istiyor.


Cronenberg sinemasında vücuda saldırı çok görünen bir olgudur: Deforme organlar, bulaşıcı yaralar... Bütün bunlar filmlerindeki imzası gibidir. Cosmopolis ise vücuttan ziyade aklı hedef alan, zorlayan, bir nevi "reset" etkisi yaratacak bir film.

Tipik Cronenberg görselliği, değişik kamera açısı tercihleri...


Diyalog temelinde ilerleyen bir senaryo var karşımızda ve diyaloglar da çoğunlukla felsefi boyutlarda bir zaman ve ruhunun eleştirisi. Takip edilmesi zor bir film. Böyle konularda düşünmeyi sevmiyorsanız kesinlikle size uygun bir 108 dakika olmayacaktır. 

Peki kim bu Eric Packer? Bir matematik dehası, borsayı ve finansı formüle etmeyi başarmış. Serveti ile tarihi bir şapeli satın alıp evine koymayı düşünecek kadar küstah. İçinde bulunduğu hayatın hızlı akışından ve sanallığından dolayı gerçekten kopmuş. Kendiyle birlikte bütün sistemin sonunu hazırlayacak kadar cüretkar.


Filmle kitap arasındaki en temel fark Eric Packer'in niyeti; kitabın başında şöyle bir cümle var:"Öldüğünde sonu gelen o olmayacaktı. Dünyanın sonu gelecekti." Kitapta Eric tam açık olmamakla birlikte her şeyini kendi isteği ile kaybediyor. Filmde ise kendi formülüne inanmaktan vazgeçmediği için kaybeden bir Eric görüyoruz.

Cosmopolis esasında zamanın ruhuna göre her şeyi olan bir adamın; parası,şöhreti,gücü... Tamamlanamama, olamama öyküsü. Bir nevi varoluşçu bir sistem eleştirisi.

Konvansiyonel sinemanın dışına çıkmak isteyenler için üzerine konuşacak çok konu barındıran bir yapım Cosmopolis.