Ne kadar gerçek o kadar hayal!
7 Aralık 2011 Çarşamba
6 Aralık 2011 Salı
İnançlı mısın? - The Tree of Life
Terrence Malick'den özellikli bir film daha. Oyunculuk, görsellik, senaryo, içerik... Her yönüyle sunacak, tartışacak, söyleyecek sözleri olan bir proje. Terrence Malick sinemasından hoşlanan biri değilim hatta Thin Red Line'da uyumuşluğum bile var ki ben film izlerken kolay kolay uyumam!
The Tree of Life bazı yönleriyle en sevdiğim Malick filmi oldu fakat geri kalan yönleriyle de neden Malick sinemasını sevmediğimi tekrar hatırlattı.
Varoluşa, hayata, anlama dair bir film Tree of Life. Bence filmi iki bölümde incelemek lazım. Birinci bölüm " National Geographic " tarzı çekimler eşliğinde Malick'in İncil temelli büyük sözler söylediği bir vaaz. Özellikle filmin ilk yarısında fazlasıyla bu sahnelerden mevcut. Bir halüsinasyonu andıran hipnotize edici, görsel açıdan mükemmel olan bu sahneler iki yüzü keskin bıçak gibi: İnançlı, inanmak isteyen, anlam arayan biriyseniz bu sahneler sizi mest edecektir fakat daha Darwinist görüşlü iseniz filme yabancılaştıracaktır. Çok " yukarıdan " adeta dikte ettiren bir dil, üslup kullanmış Terrence Malick. Riskli bir tercih olduğunu düşünüyorum.
Filmin ikinci bölümüyse Sean Penn'in canlandırdığı plazalar arasına sıkışmış Jack karakterinin kendisiyle ve ailesiyle olan yüzleşmesi. Malick 1950'lerde geçen bu hikayeyi bütün meziyetlerini kullanarak harikulade bir şekilde anlatmış: İnanılmaz bir kamera kullanımı, etkileyici görsel tercihler ve muhteşem bir ışık kullanımı...Filmin ana çatışması bu ikinci bölümde daha belirgin bir hale geliyor: Tanrının yolu mu? Yoksa doğanın yolu mu? Bu çerçevede Jack'in babası Bay O'brien doğanın yolunu temsil ederken annesi Bayan O'brien tanrının yolunu temsil ediyor.
Sorum şu: O'brien ailesinin hikayesi bu kadar sade, dokunaklı ve etkiliyken, Terrence Malick neden vaaz bölümünü de koymuş? Gerekli olduğunu düşünen var mı?
Benim için bu sorunun bir cevabı yok zaten bu yüzden Malick sinemasını da sevmiyorum heralde...
The Tree of Life beğensek de beğenmesek de saygıyı hakkeden bir yapım.
2 Aralık 2011 Cuma
Psikanaliz Seansı - A Dangerous Method
David Cronenberg 100 dakikalık bir psikanaliz hazırlamış. Terapi sırası şöyle: Jung Spielrein'i, Freud Jung'u sonra hep beraber Jung'u....
Tiyatro eserinden uyarlandığı için olsa gerek bana Quills'i hatırlattı.
Filmi izlemeden önce en azından bir 101 Psikolojiye giriş kitabı okunmalı yoksa zaten diyalog temelli olan film izleyici için çekilmez olabilir.
Dönemin genç, başarılı ve iç güveysi psikiyatrı Doktor Jung, Sabina Spielrein'ı; dönemin üstadı Freud'un yöntemiyle tedavi etmeye başlar. Film bu noktada başlayarak iki ana eksende ilerliyor: Jung ile Sabina ve Freud ile Jung.
Karakterler arasında güçlü ve sağlam bir yapı kurulmuş. Bu sağlam yapıdan gelen etkili dinamikler filmi bütün zorluğuna rağmen izlemesi zevkli bir hale sokuyor ki zaten psikolojiyle ilgiliyseniz tadından yenmez bir ziyafet sizi bekliyor demektir.
Keira Knightley fazla teatral oyunculuğuna rağmen filmin yıldızı.
Michael Fassbender, zor ve kimi zaman sevimsiz gözükebilecek rollerine rağmen emin adımlarla ilerliyor zirveye. En büyük temennim Daniel Craig'den sonraki Bond olması. Shame' i de merakla bekliyoruz.
Viggo Mortensen açısından değişen hiçbir şey yok. Her filminde olduğu gibi mütevazi ve sağlam bir oyunculuk çıkarmış.
Vincent Cassel ise filmin süprizi! Kısa rolü hem hikaye için hemde seyirci için tam bir katalizör etkisine sahip.
Cronenberg zorlu hikayeye ve zorlu anlatım biçimine rağmen başarıyla projenin altından kalkmış. Bence, filmin tek büyük eksiği sağlam, zorlayıcı hatta kışkırtıcı bir sevişme sahnesiydi ki Cronenberg sinemasında bunlardan bol bol bulunur. Böyle bir sahne Jung ve Sabina ilişkisini daha net ortaya koyabilirdi.
Genelde buraya yazdığım filmlerin içeriğiyle ilgili fazla yorum yapmam. Daha çok hikayenin yapısı ve anlatım üzerinde durmaya çalışıyorum fakat bu film için bir istisna yapacağım.
Filmin ana çatışması Jung ile Freud'ün tedavi yöntemleri. Bu yöntemler aslında hayata bakışlarını da özetliyor.
Freud'un tedavisi, hastalığın nedenini ortaya koyup ki bu her zaman cinsellik temellidir, hastanın bunu olduğu gibi kabullenmesi ve bununla yaşaması üzerine kurulu. Bu tedavi aslında Freud'un da hayatının özeti. Bütün şanına, şöhretine rağmen zengin değil Freud, renkli bir hayatı yok, mücadele içinde, saldırı altında... Ama bütün bunları olduğu gibi kabullenmiş aynı tedavisinin gerektirdiği gibi...
Jung için hastalığın nedenlerini ortaya koymak ve kabullenilmesini sağlamak yeterli değil. Jung hastalığın bütün etkilerini ortadan kaldırmak istiyor. Her şeyin bir anlamı olduğuna inanmak istiyor. Hep daha fazlasını isteyen bir hümanist ortaya çıkıyor. Tek eşliliğe inanmak istiyor ama Sabina'nın mazoşist dürtülerine dayanamıyor. Pozitif bilim yapmak istiyor ama doğa üstü yapılara ilgi duymaya başlıyor.
Freud ne kadar sağlam temelli, kısıtlı, kurallı ve robot gibiyse Jung o kadar dağınık, cesur, talepkar ve o kadar insan.
Cronenberg insan doğasının kötü tarafı üzerine olan yolculuğuna devam ediyor. Freud ve Jung bu çerçevedeki en önemli duraklardan biriydi. Şimdi sırada Don Dellilo'nun Cosmopolis'i var.
Cronenberg için daha evvel yazdığım detaylı bir analiz için: http://berkndex.blogspot.com/2011/05/cronenberg.html
1 Aralık 2011 Perşembe
30 Kasım 2011 Çarşamba
29 Kasım 2011 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













